Wednesday, 30 July 2008

19

Kaynak Site: Kuran

Barış’a, Seydük’e ve İsa’ya

19 sayısı etrafında dönen tartışmalara ben de kendi yorumumla katılmak istedim. Tabii ki bu da sonuçta bir “yorumdur”. Amacım 19 hakkında şu an için kendilerinden başka kimsenin inanmadığı bir iddianın sahibi olan kimselere meselenin düşünemedikleri başka boyutlarının da olabileceğini göstermek. Benim iddiam da tıpkı onların ki gibi (ve muhtemelen) hatalı olabilir, ama ben bunu peşin olarak kabul ediyor ve bu işte ümmetin ortak aklının zamanın da yardımıyla doğruyu bulacağına (bu benim iddiam olmasa da) inanıyorum. Bu iddiayı ortaya atmamın sebeplerinden biri Kuran’daki ifadelerden, 19 hakkındaki gerçeğin dünyada iken anlaşılacağının çıkarılabilmesidir. Ancak bazıları bu konuda öyle şeyler ortaya atmıştır ki ümmet artık bu konuya yaklaşmaya bile korkar hale gelmiştir. Bu açıdan cesaretle ama temkini elden bırakmadan yeni açılımların yapılması gerektiğini düşünmekteyim.

19 ile ilgili benim iddiam basitçe şudur: “Kuran 19 sayısı ile cehennem arasında doğrudan bir ilişki kurarak ve 19’u bir fitne olarak tanımlayarak ve 19 ile ilgili gerçeğin ortaya çıkması ile müminlerin ve kitap ehlinin şüphelerinin önüne geçileceğini belirterek, 19. yüzyılda küfrün (ateizm) yükselişe geçeceğini ve “Evrim Teorisi” fitnesinin gelişini mucizevi bir şekilde haber vermektedir. (En doğrusunu Allah (c.c) bilir.)

Bu durumda 19 ile ilgili ortada benim ileri sürdüğümü de dâhil edersek şu an için 3 görüş var:

  1. 19” ile ilgili tefsirlerdeki geleneksel görüş

  2. Kuran’da 19 kodu var.

  3. 19 ile cehennem, yani kafirler ve 19. yüzyıl arasında bir ilişki var.

İlgili Ayetler

Müddesir/27-31 – Elmalılı Hamdi Yazır
Sekar'ın ne olduğunu bilir misin?
Ne bir parça kor, ne bırakır.
İnsana susamış bir susuzdur,
Üzerinde ondokuz (bekçi-melek) vardır.
Biz o ateşin muhafızlarını hep melekler yaptık, sayılarını da sadece inkarcılar için bir fitne vesilesi kıldık ki, kitap verilenler kesin inanç edinsin, inananların imanını arttırsın, kitap verilenlerle, müminler şüphelenmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kafirler: "Allah bununla mesela ne demek istiyor?" desin, işte böyle Allah, dilediğini şaşırtır, dilediğine de yola getirir. Rabbinin ordularını sadece kendisi bilir; ve o ancak düşünmek için insanlara bir öğüttür.

Müddesir/27-31 – Yaşar Nuri Öztürk
Bilir misin nedir sekar?
Ortada bir şey bırakmaz, hiçbir şeyi görmezlik etmez o.
İnsan için tablolar/levhalar/ekranlar sunandır o/deriyi yakıp kavurandır o.
Üzerinde ondokuz vardır onun.
Biz, cehennem yârânını hep melekler yaptık. Ve biz, onların sayılarını da küfre sapanlar için bir imtihandan başka şey yapmadık. Ta ki, kendilerine kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların imanı artsın. Kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla küfre sapmış bulunanlar da; "Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor?" desinler. İşte böyle. allah, dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar. Rabbinin ordularını ancak O bilir. Bu, insan için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir.

Müddesir/27-31 (İngilizce, A.Yusuf Ali)
And what will explain to thee what Hell-Fire is?
Naught doth it permit to endure, and naught doth it leave alone!-
Darkening and changing the color of man!
Over it are Nineteen.
And We have set none but angels as Guardians of the Fire; and We have fixed their number only as a trial for Unbelievers,- in order that the People of the Book may arrive at certainty, and the Believers may increase in Faith,- and that no doubts may be left for the People of the Book and the Believers, and that those in whose hearts is a disease and the Unbelievers may say, "What doth Allah intend by this ?" Thus doth Allah leave to stray whom He pleaseth, and guide whom He pleaseth: and none can know the forces of thy Lord, except He and this is no other than a reminder to mankind.

Bu ayetlerde 19’un biricik fonksiyonu tanımlanmakta ve takip edeceği söylenen sonuçları verilmektedir.

19 Hakkında Geleneksel Görüş

Tefsirlerde “19” hakkında yer alan görüş özetle şudur: “19”, cehennem meleklerinin sayısıdır ve kâfirler için bir “imtihan” meselesi yapılmıştır. Bu “imtihan” yapılış kâfirlerin o sayıyla uğraşıp durması ile açıklanır ve Ebu Cehil’in 19 melekle ilgili sözleri aktarılır. Ana fikir kâfirlerin “19” ile uğraşıp duruyor olmalarıdır. Bana göre de yüce Allah’ın bu ayette örnek olarak sunduğu olay budur. Ancak geleneksel görüş ayette verilen sonuçları 19’un başka bir özelliği ile açıklar. Tefsirlere göre cehennem meleklerinin sayısı olarak bildirilen 19, kitap ehlinin (Yahudiler) kitaplarında da (Tevrat) aynı şekilde 19 olarak verilmiştir. Tefsirciler buradan hareketle ayette verilen sonuçların bu uyum ile sağlanacağını söylemişlerdir. Onlara göre Kuran’da da aynı sayıda cehennem meleğinin verildiğini gören kitap ehli Kuran’ın Allah’tan gelmiş olduğunu anlayarak kesin bilgiye ulaşacaklar ve peygamberin saygınlığını kavrayacaklardır. Sorun şu ki, ayette 19’un bu uyum özelliği (fonksiyonu) ile ilgili hiçbir referans yoktur. Geleneksel yorumun bundan daha büyük sorunları da vardır. Biz bunlara aşağıda değineceğiz.

Kod 19

Okuyucuların Kod 19’un ne olduğunu bildiklerini var sayarak bu iddianın detaylarına girmeyeceğim. Arzu eden internette detaylı bilgi bulabilir. Fakat Kod 19’un aslında ne yaptığını kısaca açıklamaya çalışacağım.

Kod 19 iddiasına göre “19” sayısı hem kâfirler için bir “deneme” ve hem de (aynı zamanda) müminlerin ve kitap ehlinin iman etmelerini sağlayacak matematiksel bir mucizedir. Aslında Kod 19’un yaptığı da geleneksel yorumun yaptığı ile aynıdır. Kod 19 destekçileri “19” sayısı ile “onun kâfirler için bir fitne oluşunu” birbirinden ayırmakta ve 19 sayısına yükledikleri yeni bir fonksiyonu olan bir anlamla ayette elde edileceği açıklanan sonuçları ilişkilendirmektedirler. Sorun şu ki, 19’un bir kod olduğuna dair ayette bir referans yoktur ve daha kötüsü 19 ile onun kâfirler için bir fitne oluşunu birbirinden ayırmanın mantıksal bir yolu ve sebebi de yoktur. Tabii eğer 19’a yeni bir fonksiyonu olan bir anlam yüklemek istemiyorsanız.

Fitne Kelimesi

Türkçe meallerde “imtihan” olarak verilen kelimenin ayetteki Arapça aslı “fitneten” kelimesidir. Ayette geçen bu “fitne” kelimesi üzerine Kuran’da yapılacak bir araştırmada görülecektir ki “fitne” kelimesi Kuran’da şu anlamlarda kullanılmıştır: fitne (bildiğimiz anlamında), baskı, imtihan, kargaşa ve karışıklık, cezbedicilik, ceza ve birini şaşırtarak doğru yoldan saptırmak. Bu kelime (fitne) Kuran’da sıklıkla “fesat” kelimesi ile birlikte kullanılmıştır.

Meselen” Kelimesi ve Örneklendirme

Müddesir/31 ayetinde en ilginç noktalardan biri de ayetin sonlarına doğru “meselen” kelimesinin kullanılmış olmasıdır. Bu kelime “örnek” ve/veya “kıssa” anlamına gelmektedir. Nitekim Y.Nuri Öztürk ayetin o kısmını “Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor desinler” diye çevirmiş.

Bu kelimenin kullanılması ayette bir örneklendirme yapıldığına işaret etmektedir. Nitekim aşağıdaki Kuran ayetinde de kâfirlerin Allah’ın verdiği örneklere “Allah bu örnekle ne demek istemiş” diyecekleri/dedikleri anlatılmaktadır:

Bakara/26
Allah bir sivrisineği, hatta üstündekini örnek vermekten sıkılmaz. İman edenler bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kafirler ise: "Allah böyle bir örnek ile ne demek istemiş?" derler. Evet! Allah onunla bir çoğunu da şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir. Onunla ancak fasıkları şaşırtır.

Örnek olarak verilen fitne olayı

Yukarıda geleneksel görüşten bahsederken belirttiğim gibi yüce Allah’ın Müddesir/31’de örnek olarak kullandığı olay Ebu Cehil ve arkadaşlarının meleklerin sayısıyla ilgili düştükleri durumdur. Ancak yine Müddesir/31’in sonlarına doğru işaret edildiği üzere Allah bu olayla sadece başka bir gerçeği örneklemek istemiştir. Bunu biraz aşağıda ayrıntılarıyla okuyacaksınız. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Bu kadar önemsiz bir olay mı örnek olarak kullanılıyor?”. Buna en güzel cevap yukarıda verdiğimiz Bakara/26 ayetidir. Allah bu ayette küçük gibi görünen şeyleri de örnek vermekten sıkılmadığını özellikle vurgulamaktadır. Sizce de Bakara/26 ayeti özellikle Müddesir/31 ayetini açıklığa kavuşturmak için inmiş gibi durmuyor mu?

Meleklerin Sayısı ve 19

Klasik Kuran yorumcularının neredeyse tamamının 30. ayette verilen 19’un cehennem meleklerinin sayısı olduğunda birleşmelerine rağmen, bazıları (bazı Kod 19’cular!) bu sayının melek sayısı olmadığını iddia etmekte ve “fitne” olanın “melek sayısı” olduğunu, onun da 19 olmadığını savunmaktadırlar. Teorilerini kurtarmak adına kendi bindikleri dalı keserek yaptıkları bu savunma ilk bakışta haklı durmaktadır. Şöyle ki: 30. ayette sadece “üzerinde 19 vardır” denilmekte, fakat bunun melek sayısı olduğu belirtilmemektedir. Ayrıca 31. ayetin sonlarına doğru “Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir” denilmektedir ve kod 19’cular bunu “meleklerin gerçek sayısını ancak Allah bilir” şeklinde açıklamaktadırlar. Ancak bu son ifadenin “Allah’ın bu 19 melekten başka da orduları var” anlamına gelmesi de pekâlâ mümkündür. Bu noktada işler iyice karışmış görünüyor. Ancak 19 ve meleklerin sayısı ile ilgili mümkün olan sadece iki durum var ve biz bu iki durumu incelersek aslında aynı yere varıldığını göreceğiz. 19 ve meleklerin sayısı ile ilgili söz konusu iki durum şunlardır:

  1. Verilen 19 meleklerin sayısıdır. Bu durumda “kâfirler için fitne olan” doğrudan 19’un kendisidir. Ayette verilen 19 sayısının meleklerin sayısı olduğunun en büyük delili diğer Kuran ayetleridir. Öncelikle Hakka suresi ayet 17’yi aşağıya alıyorum:

Hakka/17
Melek de onun kenarlarındadır. Rabbinin arşını, o gün onların üstündeki sekiz taşır.

Yukarıdaki ayette de, tıpkı Müddesir/30 ayetinde 19 hakkında olduğu gibi, bahsedilen “sekizin” ne olduğu söylenmemiştir. Ancak hemen tüm yorumcular bunların melek olduğunda hem fikirdir. Bunun üzerine bir de aşağıdaki ayet eklenince durum iyice netleşmektedir:

Mumin/7
Arşı taşıyanlar ve onun çevresindekiler Rablerini hamd ile teşbih ederler, O'na iman ederler ve iman etmiş olanlar için şöyle bağışlanma dilerler: "Ey Rabbimiz, senin rahmet ve ilmin herşeye geniş (herşeyi kuşatmıştır) . Hemen o tevbe edip yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru!

Bu 2 ayet bize adeta “Müddesir/30’da verilen 19 sayısı da melek sayısıdır” demektedir.

  1. Çok zayıf olmakla beraber, verilen 19 meleklerin sayısı değildir. Bu durumda fitne olan “meleklerin sayısıdır”. Peki, tarihte “kâfirlerin meleklerin sayısını kendilerine dert edindiği” hangi olaylar günümüze ulaşmıştır? Açıkçası bu olay Ebu Cehil ve müşrik arkadaşlarının vakası olmalıdır. Bu olayda müşrikler meleklerin sayısını 19 olarak almış ve bu kadar az sayıdaki melekle nasıl olsa başa çıkarız şeklinde bir mantık geliştirmişlerdir. 31. ayette bir “örneklendirme” yapıldığına yukarıda değinmiştik. Peki, Kuran’ın örnek olarak kullandığı olay bu olay değil de nedir? Bu durumda yine “19” “kâfirler için fitne olan şey” olmaktadır. Aslında cehennem meleklerinin sayısının gerçekte 19 olmaması, fakat Mekkeli müşriklerin bunu bu şekilde algılayarak fitneye düşmesi durumunun ne anlama geldiğini bir düşünün! Onlar için fitne olan gerçekte meleklerin sayısı olmayan ama onların öyle zannettikleri bir 19 olmuştur!

Görüldüğü gibi 19 ister cehennem meleklerinin sayısı olsun, ister olmasın “kâfirler için fitne olmuş şey” konumundadır. Sonuç olarak elimizde şu tanım bulunmaktadır: “Kâfirler için fitne olan 19”…

Ayrıca, bazı Kod 19’cuların “19” ve “melek sayısının” aynı şey olmadığını iddia etmeleri aslında kendi bindikleri dalı kesmekten başka bir şey değildir. Şöyle ki, 31. ayette verilen sonuçları sağlayacak olan şey “meleklerin sayısının fitne olması” olarak verilmektedir. Eğer bu sayının fitne olmasının doğrudan ya da dolaylı olarak “19” ile bir ilgisi yoksa bu durumda verilen sonuçları sağlayacak olan şey “19” ile hiçbir şekilde ilgili değil demektir ki, bu da “Kod 19” teorisini tutup çöpe atabilirsiniz anlamına gelir.

Analiz

Her şeyden önce ayette “19” ile cehennem arasında açık ve reddedilemez bir ilişki kurulmuştur. Bu durum hem geleneksel görüşün ve hem de Kod 19 iddiasının aleyhinedir. Çünkü her iki iddia da 19’a pozitif bir anlam yüklemektedir. Kod 19 bu sayıyı mucizevî bir kodlama sistemi olarak sunmakta, geleneksel görüş ise Kuran ile Tevrat arasındaki uyumu vurgulamaktadır. Benim iddiam ise 19’un olumsuz bir anlamı olduğunu vurgulamaktadır ve bu açıdan 19 ve cehennem ilişkisi, iddiam ile tamamen uyumludur.

31. ayette meleklerin sayısının kâfirler için bir fitne kılındığı ifade edilmekte ve bu fitne kılınış sayesinde elde edilecek bazı sonuçlar verilmektedir. Ayrıca bununla bir şeyin örneklendirildiği de belirtilmektedir. Hemen yukarıda anlattığımız gibi surenin 30 ve 31. ayetleri ve Mekkeli müşriklerin verilen 19’u melek sayısı olarak alıp fitneye düştükleri rivayeti aslında bize bir tanım vermektedir: “Kâfirler için fitne olan 19”… Açıkladığımız gibi bu tanım 19’un meleklerin sayısı olmasından bağımsızdır.

Kısacası inananların ve kitap ehlinin imanını artıracak olay “19’un inkârcılar için bir fitneye dönüşmesi” yoluyla yapılan örneklendirmenin gerçekte neye işaret ettiğinin anlaşılmasıdır. Örneklenen bu gerçek sadece “kâfirler için fitne olan bir 19” olmalı ve elde edilecek sonuçlar da hem verilen örneğin hem de örneklenen gerçeğin ortak özellikleri (kâfirler için fitne olma, 19 olma) ve uyumu ile sağlanmalıdır.

19. yüzyıl iddiam bu açıdan ayetle tümüyle uyumludur. Çünkü benim iddiam 19’a yeni ve ayette olmayan bir fonksiyonu olan bir anlam yüklememektedir. Benim iddiamın vurguladığı şey ayette yapılan örneklendirme yoluyla “19. yüzyılın kâfirler için bir fitne asrı” olacağına işaret edildiğinin anlaşılmasının, ayette verilen sonuçları doğuracağıdır.

19. yüzyılın en büyük fitnesi elbette “Evrim Teorisi”dir. Bu manada ünlü ateist Richard Dawkins’in sözleri önemlidir: “Darwin made it possible to be an intelectually fullfilled atheist”. Türkçesi: ”Darwin entelektüel anlamda tatmin olmuş bir ateist olmayı mümkün kılmıştır”. Charles Darwin ateizme temel oluşturan teorisini 1859 yılında (19. yüzyılda) yayınlamıştır.

İnsanlık tarihine baktığımızda “19” ve “fitne” kelimeleriyle örtüşen tek gerçeğin 19. yüzyıl ve “Evrim Teorisi” olduğu görülecektir.

Gerçekten de 19. yüzyıl ürünü bu “evrim fitnesi” hem kitap ehlinden hem de müminlerden pek çok insanın aklını karıştıracak kadar büyük bir fitnedir. Biraz araştırma yaptığınızda görürsünüz ki Hıristiyanlardan olsun Müslümanlardan olsun evrim teorisine tatmin edici bir cevap vermeye çalışan pek çok kişi hatta kuruluş vardır. Bu teoriye karşı “Akıllı Tasarım” adlı karşı bir teori bile öne sürülmüştür. Daha kötüsü bazı inanç sahipleri bu teori karşısında pes etmiş ve onu din ile uyumlu hale getirmenin yollarını aramaya başlamış ve “evrimle yaratılış” teorileri tartışılmaya başlanmıştır. Müslümanlardan bazıları Kuran’da karşı yönde birçok ayet olmasına rağmen “İslami Evrim” modeli geliştirmek amacıyla bu tarz bir yaratılışın Kuran’da geçtiğini iddia etmeye kalkmışlardır. Kısacası evrim teorisi gerçekten güçlü bir fitnedir.

Ayrıca ayette hem kitap ehli hem de müminler için “şüphe” kelimesinin kullanılması 19. yüzyıl iddiamızı güçlendirmektedir. Kendinize şunu sorun: “Bugün kitap ehli ve müminlerin en büyük ve ortak “kuşku” kaynağı nedir?”. Bu durum 19. yüzyıl iddiasının sahip olduğu ve diğer iki iddiada bulunmayan önemli bir özellikle paralellik göstermektedir. Bu iddiada müminlerin ve kitap ehlinin “şüphe” kaynağı ile kâfirler için fitne olan şeyin kaynağı aynıdır: “19. yüzyıl”.

Müddesir suresinin adının “gizlenen şey” olması da 19. yüzyıl iddiası ile bire bir örtüşmektedir. Şöyle ki küfür (ateizm) 19. yüzyıla kadar gizlenen bir olgu olmuş, hiçbir zaman entelektüel anlamda bir temeli olmamış, fakat 19. yüzyılda bu durum değişmiştir.

Kod 19 iddiasının sahiplerinin aleyhine olan bir durum da şudur: “Kuran’da bulunan herhangi bir şey bulunması zor bir şey olabilir elbette, ama anlatıldığında anlaşılması kolay olmalıdır”. Sonuçta Kuran tüm insanlara hitap eder. Bu açıdan Kod 19 iddiasının sahipleri güç durumdadır. Çünkü iddiaları pek çok insan tarafından “test” dahi edilememektedir. Kelimeleri ve harfleri sayarken hangi metodu kullandıkları bile tartışmalıdır. Örneğin Besmele’deki harf sayısının 19 olduğu iddialarına bile çok ciddi eleştiriler gelmiştir. Oysa 19. yüzyıl iddiası, anlatıldığında anlaşılması kolay bir iddiadır ve bu açıdan daha önceki Kuran mucizeleri ile benzer özellikler taşımaktadır.

İnternet Kaynakları

Aşağıda 19. yüzyıl ve ateizm arasındaki ilişki ile ilgili ilginç bulduğum bazı alıntılara yer veriyorum:

Some of the great philosophers of the nineteenth century, such as Karl Marx, not only thought that no evidence existed to support the belief in a god, but also believed that religion was a creation of society. They thought that society created religion in order to supress man's desire to seek a good life by promising him a better after-life.(7) Others, like Sigmund Freud, believed that religion was something that comforted people and kept them somewhat in order. (8) With the endorsement of some of the greatest minds of the century, atheism became a notable philosophy of life for the first time in the nineteenth century.

http://religiousmovements.lib.virginia.edu/nrms/atheism.html

Türkçesi: “Yüzyılın büyük fikir adamlarının etkisiyle, ateizm ilk defa 19. yüzyılda saygıdeğer bir yaşam felsefesi haline geldi.”

Until the nineteenth century, atheism was widely thought to be not just false but impossible or crazy. By the early twentieth century, however, all that had changed. Indeed, according to some of our most influential culture-heroes - for example, Marx, Nietzsche and Freud - it is religion that is pathological and it is atheism that distinguishes our culture from those of the past. Yet despite the importance of atheism (for unbelievers and believers), its history has not been the object of much scholarly study.

http://www.amazon.com/Atheism-Britain-David-Berman/dp/185506474X

Türkçesi: “19. yüzyıla kadar, ateizm sadece yanlış değil fakat aynı zamanda imkansız ya da çılgın bir fikir olarak kabul edildi.”

Ateizm XIX. yüzyıldan itibaren yeni bir karakter kazanmıştır. Bazı çevrelerce bilimsel çalışmalar dinin aleyhinde görülmüş, pozitif bilimlerdeki çeşitli araştırmalar ve var sayımlar dinî inançların çürütülmesi amacıyla kullanılmaya çalışılmıştır. Ayrıca modern dönemde Batı'da insan özgürlüğü ile Tanrı iradesi (Kilise doktrinleri) arasında derin bir uçurum oluşmuş ve insanlar kendilerini bu ikilem içerisinde bulmuşlardır. Bu dönemde Tanrı problemi, ateistlerce insanın özüne yabancılaşması ve özgürlüğünü kaybetmesi açısından da temel bir mesele olarak gözükmüş-tür.(23)

Schopenhauer (1788-1860), Auguste Comte (1798-1857), Feuerbach (1804-1872), Marx (1818-1883), Nietzsche (1844-1900), Freud (1856-1939), Sartre (1905-1980) ve Ayer (1910-1989) gibi filozoflar modern dönemde ateizmin öncüleri olmuştur. Bu dönemde genelde bütün dinler, özelde ise Hıristiyanlık çeşitli biçimlerde eleştirilip reddedilmiştir.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/weboku.asp?id=325&yid=6&sayfa=5

Almost everyone who has studied human history, particularly its philosophical and social aspects, will agree that the nineteenth century was an important period, for it was during those years that the first steps were taken toward the future spiritual collapse. Its most important characteristic was the growth of atheism (i.e., rejecting God's Existence) as opposed to theistic beliefs and religion, which had been generally dominant in the world until then.

http://www.riseofislam.com/rise_of_faith_01.html

Türkçesi: “19. yüzyıl önemli bir zaman dilimiydi. … Bu yüzyılın en önemli özelliği ateizmin dini inançlar karşısında büyümesi oldu”.

19th CENTURY

The French Revolution (1789-1799) shocked the world in its violence and marked the end of another era. Religion began to reform and tried to blame the deists and other movements for the social turmoil that resulted. This reform is evident in the image of God, which is now shown as a loving, humanist deity. Rationalism, and later on Freethinking, organizes itself and starts to bring about social reform.

In 1841, Ludwig Feuerbach wrote a book called "The Essence of Christianity", which was one of the first German atheistic influences. The book theorized that God was man's projection of himself.

A year later, George Jacob Holyoake (1817-1906) was arrested for blasphemy. An English freethought organizer, he coined the term "secular". In 1859, Charles Darwin publishes his famous book "Origin of Species", which gave atheists their first natural explanation of animal and human life.

The freethinking movement definitely began to take root with the incredible action of two men, Charles Bradlaugh, and most importantly, Robert Ingersoll.

http://www.objectivethought.com/atheism/history.html

In the latter half of the 19th century, atheism rose to prominence under the influence of rationalistic and freethinking philosophers. Many prominent German philosophers of this era denied the existence of deities and were critical of religion, including Ludwig Feuerbach, Arthur Schopenhauer, Karl Marx, and Friedrich Nietzsche.[68]

http://en.wikipedia.org/wiki/Atheism

Türkçesi: “19. yüzyılın ikinci yarısında ateizm yükselişe geçti.”

In 1859, Charles Darwin published On the Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favored Races in the Struggle for Life, which described evolution by means of natural selection.

As we stated at the beginning, one of the main supports for the rise of atheism to its zenith in the 19th century was Darwin’s theory of evolution.

http://www.harunyahya.com/articles/70the_fall_of_atheism_sci34.php

Türkçesi: “Darwin 1859’da Türlerin Kökeni adlı eserini bastı. … Ateizmin 19. yüzyıldaki yükselişinin en önemli sebebi Darwin’in Evrim teorisiydi.”

The most influential publication of the nineteenth century was Charles Darwin 's Origin of Species. Published in 1859, described evolution by natural selection over millions of years and confirmed what many had suspected, that the Genesis creation story was not literally true. Many people became agnostics when they learnt how life on earth evolved and realised that there was no need for a god to have created it and that Earth and all the life forms on it were not created in six days, though others continued to prefer the biblical account. Scientists like Pierre and Marie Curie were not religious and motivated by the desire to know more and to improve the human condition.

http://www.humanism.org.uk/site/cms/contentviewarticle.asp?article=1220

Türkçesi: “19. yüzyılın en etkili yayını Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eseriydi. … Pek çok insan süpheye düştü. …”

It was when the conflict between science and religion arose in the nineteenth century, largely because of Darwinism's inconsistency with a fundamentalist reading of the Bible, that humanism acquired its modern association with atheism or agnosticism.

http://www.srcf.ucam.org/hmmsoc/

Türkçesi: “Bilim ve din arasındaki çatışma 19. yüzyılda Darwinizm’in İncil’in kökten dinci yorumuyla çatışması neticesinde yükseldi.”

He realised that ideas have consequences and that the rise of atheism during the 19th century would in due course subvert the institutions created and sustained by the Judaeo-Christian faith.

http://www.christianheritageuk.org.uk/Mobile/default.aspx?group_id=32432&article_id=43921

Türkçesi: “ateizmin 19. yüzyıldaki yükselişi…”

Evrimciler sessiz de kalsalar yaygaralar da koparsalar sonuç değişmeyecek, evrim teorisinin oluşturduğu fitne ortamı -Allah’ın izniyle- inananların vesilesiyle yok edilecektir.

http://www.harunyahya.org/guncel/darwinizm1_0704.html

Hücrenin ve içerdiği maddelerin ne kadar kompleks, ayrıntılı ve üstün bir tasarıma sahip olduğundan habersiz olan bilim adamlarının birçoğu, bu kadar mantıksız ve cahilce iddialar içeren evrim teorisine körü körüne inandılar. Çünkü bu teori bir yandan da 19. yüzyılda güçlenen materyalist düşünceye, bir Yaratıcı'nın varlığını inkar ederek ve ortaya "tesadüf teorisi"ni atarak önemli bir destek sağlıyordu.

http://www.kuranvebilim.com/html2/mikrodunya/protein/protein0.html

Takvim Hakkında

Bazılarının aklına “Neden Hıristiyan Takvimi?” sorusu gelebilir. Öncelikle belirtmek gerek ki bütün bu 19. yüzyıl fitnelerinin kaynağı Avrupa topraklarıdır, İslam toprakları değil! İslam o zamanlar 13. Hicri yüzyılı yaşarken, Avrupa 19. yüzyılı yaşıyordu. Burada anahtar nokta kâfirler için fitne olanın Avrupa’nın 19’u olmasıdır, İslam’ın 13’ü değil. Sözün özü İslam’dan kaynaklanmayan bir problemin Hicri takvimle ilişkilendirilmesini beklemek anlamsız olur. İkinci olarak ise bu 19 sayısı ile ilgili gerçeğin sadece Müslümanlar için değil aynı zamanda kitap ehli için de “anlamlı” olacağı ayette açıkça bildirilmiştir. Son olarak da bugün dünyada genel kabul gören takvimin Hıristiyan takvimi olduğunu hatırlatmak isterim. Çoğu Müslüman ülke dahi (körfez ülkeleri hariç) Hıristiyan takvimini kullanmakta, sadece dini meseleler için Hicri takvime başvurmaktadır.

Sonuç

Elbette birileri bu çıkarımların bir ispat olmadığını ve ayetin pekâlâ başka bir anlama geliyor olabileceğini iddia edebilir. Sonuçta ayette açık açık “19. yüzyıl” ya da “evrim fitnesi” denmiyor. Bu kişilere şunu sormak isterim: Siz her şeyi ispatla mı bilirsiniz? Mesela annenizin yüzünü ispat ederek mi bilirsiniz yoksa beyninizin yaptığı işlem ispattan daha farklı bir şey midir? Cevabını da verelim: Bu işin anahtarı “TANIMA” kelimesinde gizlidir. İspat bilmenin en uzun ve zahmetli yoludur. Çoğu durumda da zaten bir işe yaramaz. Oysa tanıma bundan çok farklıdır. Tanıma söz konusu olduğunda bir profesör ile bir çobanın (üstünlük yönünden) hiçbir farkları yoktur. Size Da Vinci’nin ünlü tablosu Mona Lisa’nın sadece ¼’ünü gösterseler yine de onun Mona Lisa olduğunu bilirsiniz. Kendinize sorun bakalım beyniniz bunu nasıl yapıyır? Cevap yine “TANIMA”. Benim açımdan bu ayet yeterince açık… Ben ona baktığımda kendimi Mona Lisa’ya bakıyormuşçasına tanıdık bir şeye bakıyor buluyorum.

Konuyla ilgisi açısından bir çöl insanının yazdığı iddia edilen Kuran’dan bir de ayet vermek istiyorum:

Maide/83
“Peygamber'e indirileni (Kur'an'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. "Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi şahitlerle (Muhammed'in ümmeti) ile beraber yaz" derler.”

Bir çöl insanı (!) bugün bile bazılarının hala idrak edemediği şeyi yani gerçeği bilmenin yolunu tarif ediyor: “Hakkı Tanımak”!

Yine de bazıları bu ayette örneklenen şeyi kabule yanaşmak istemeyeceklerdir. Onlara yine bu ayetlerle aynı surede bulunan bir başka ayetle cevap vermek isterim:

Müddesir/53
“İçlerinden her kişi de istiyor ki, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin.”

Her zaman Darwin’den sonra doğmuş birisi olarak kendimi din konusunda ilahi bir adaletsizliğe uğramış hissetmişimdir. Darwin’den önce yaşayanları sahip oldukları o doğal ve şüphe içermeyen imanları yüzünden hep kıskanmışımdır. Ama bu konuda da son sözü Kuran’a bırakmanın en doğrusu olduğunu nihayet anladım. Bir ayetle bitiriyoruz:

Enam/115
“Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur. En iyi işiten, en iyi bilendir O.”

BİR SİNEK YARATMAK

Kaynak Site: Kuran


Kuran Hacc suresi 73. ayette bir meydan okumaya yer verir:

Hacc/73
Ey insanlar! Size bir örnek verildi; onu dinleyin. O Allah'ın yanında yakarıp durduklarınız var ya, hepsi bir araya toplansalar bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu bile ondan geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenen de...

Bu ayette Allah’a ortak koşulan şeylerin bir sinek bile yaratamayacakları söylenmekte ve bu durum bir örnek olarak insanlara sunulmaktadır. Sözü uzatmaya ya da döndürüp dolaştırmaya hiç gerek yok! Aşağıda bir web sitesinden yaptığım bir alıntıyı dikkatlerinize sunmak istiyorum.

Evrimci biyologlar, çok hızlı ürediği ve mutasyona uğratılması kolay olduğu için, meyve sinekleri üzerinde on yıllarca mutasyon denemeleri yaptılar. Bu canlılar olabilecek her türlü mutasyona milyonlarca kez uğratıldı. Ama tek bir faydalı mutasyon gözlemlenmedi. Gordon Taylor, bu konuda şunları yazar:

Bu çok çarpıcı, ama bir o kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi kanıtlamak için meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala bir türün, hatta tek bir enzimin bile ortaya çıkışını gözlemlemiş değiller.

Bir başka araştırmacı olan Michael Pitman, meyve sinekleri üzerindeki deneylerin başarısızlığını şu şekilde ifade eder:

Sayısız genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca sayısız mutasyona maruz bıraktılar. Peki sonuçta insan yapımı bir evrim mi ortaya çıktı? Maalesef hayır. Genetikçilerin yarattıkları canavarlardan sadece pek azı beslendikleri şişelerin dışında yaşamlarını sürdürebildiler. Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler, ya sakat ya da kısır oldular.


Evet, onların Allah’a ortak koştukları (mutasyonlar ve evrim) bir sinek bile yaratamamaktadır. Ve bu durum Kuran’da örnek olarak sunulmaktadır. Görecek gözü olanlar için ibret verici bir Kuran ayeti!

Dünya Dönüyor

Kaynak Site: Kuran


Aşağıdaki 2 Kuran ayetini dikkatlerinize sunmak istiyorum:


Enbiya/33

Geceyi, gündüzü, Güneşi ve Ayı yaratan da Odur. Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedir.”


Yasin/40

Ne Güneş Aya yetişir, ne gece gündüzü geçer. Hepsi bir yörüngede yüzer, gider.”


Bu ayetleri Türkçe bir mealden aldım. Mealde Enbiya/33 ayetinin altına düşülen dip not aynen şöyle: “Sadece iki gök cismi sayıldığı halde, ikiden fazla şeyler için kullanılan bir fiil kipiyle, bütün bunların ayrı bir yörüngede yüzdüğü bildirilmiştir. Bundan da, Güneş ve Ay ile birlikte, bütün gökcisimlerinin kendilerine özgü birer yörüngede hareket halinde bulundukları anlamı çıkarılabilir.”


Aslında Enbiya/33 için geçerli olan bu yorum Yasin/40 için de geçerli. Çünkü her iki ayette de “Hepsi bir yörüngede yüzer” olarak çevrilen kısmın Arapçası birbirinin aynı: “küllün fı felekiy yesbehun”.


Her 2 ayette de açıkça 2’den fazla şeyler için kullanılan bir fiil kipi mevcut. Ancak meali hazırlayan kişi ayeti (bana göre) son derece yanlış yorumlayarak “bütün gökcisimlerinin bir yörüngede yüzdüğü anlamı çıkabilir” diyor.


Aslında gerçek bundan çok daha çarpıcı... Ayetlerde açıkça “gece ve gündüzün” de bir yörüngede döndüğü vurgulanıyor. Kuran’da gece ve gündüz ile daima Dünya’nın gece ve gündüzüne vurgu yapılır. Yani her 2 ayette de aslında ifade edilmek istenen şey Dünyanın da güneş ve ay gibi bir yörüngede yüzdüğü!


Biran için dünyanın uzaydaki hareketini hayal edin. Dünya güneş etrafında dönerken dünyanın üzerinde daima birlikte ve aynı anda var olan gece ve gündüz de güneş etrafında bir yörüngede dönmektedir aslında. Ayetler bu açıdan son derece ince bir anlatıma sahipler…


Dünyanın bir yörüngede yüzdüğünün bu şekilde gece ve gündüze atıfta bulunularak anlatılmasının ima ettiği bir diğer şey de dünyanın dönüşünün neyin etrafında gerçekleştiği ile ilgili olabilir. Şöyle ki, dünyada gece ve gündüz güneş sayesinde oluşur. Ayetler “gece ve gündüz de bir yörüngede yüzüyor” demekle bu yörüngenin güneş etrafında olduğuna da atıfta bulunuyor olabilir. Bu son söylediğim sadece bir sezgi… Ya da daha doğru bir ifadeyle “gece ve gündüz de dönüyor” denmesinden hareketle yapılabilecek bir yorum. Ancak ayetlerde “dünyanın da bir yörüngede yüzdüğü” şeklindeki açıklamam kesinlikle bir yorumdan çok daha öte bir şey: Bunun adı “TANIMA”…


En doğrusunu Allah (c.c.) bilir.

Rabbinin kelimesi (Kur'an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” Enam/115


God Of The Gaps” Hatası ve Kuran

Kaynak Site: Kuran


Barış’a, Seydük’e ve İsa’ya


Tunga Torgal

(e-mail: tunga.torgal@hotmail.com)


God Of The Gaps” hatası nedir?


Batılılar zaruretten kaynaklanan, arkasında aslında akla uygun bir sebebin bulunduğu, fakat insan bilgisindeki boşluklardan dolayı henüz açıklanamayan sonuçlardan hareketle bir Allah’ın varlığına inanmaya “God of the Gaps” hatası derler. Buna örnek olarak orta çağ Avrupa’sında yaşayan insanların gök cisimlerini meleklerin iterek hareket ettirdiğini zannetmeleri ve buradan hareketle Allah’ın var olduğunu düşünmeleri verilebilir. Bu durumun hiç de böyle olmadığı Newton hareket kanunlarını açıklayıncaya kadar anlaşılamamıştır.


Eğer Kuran 1400 yıl önce yazılmış ve baktığı her şeyde Allah’ı görmeye şartlanmış bir insanın sözü olsaydı, bu durumun örneklerini O’nda (Kuran’da) kesinlikle görmemiz gerekirdi.


BİR OLAYI AÇIKLAMANIN YOLLARI


Bir olayı açıklamanın 3 yolu vardır:

  • Zaruret

  • Şans

  • Tasarım


Zaruret: Doğa yasalarıyla açıklanabilen olaylardır. Örneğin bulutun havada durması gibi… Bulut havadan daha hafif olduğundan, daha doğrusu özgül ağırlığı havanınkinden düşük olduğundan havada durmaktadır.


Şans: Doğrudan doğruya bir doğa yasası ile açıklanamayan olayları açıklamanın bir yoludur. Örneğin “rüzgârın evirilip çevrilmesi” gibi… Rüzgârın evirilip çevrilmesi tümüyle kaotik bir süreçtir. Rüzgârlar pek çok şarta bağlı olarak hemen her yönde ve her şiddette esebilir.


Kaotik” ve “şans” kelimelerinden yola çıkarak bu tip sistemlerin tümüyle düzensizlik anlamına geldiğini ve doğa yasalarından tümüyle bağımsız olduklarını ima etmiyoruz. Kaotik sistemler “başlangıç koşullarına aşırı duyarlı” sistemlerdir ve bu yüzden sonuçlarının tahmin edilmesi imkânsız değilse bile çok güçtür. Bu durum “kelebek etkisi” diye de bilinir. Kelebek etkisi bir kelebeğin kanatlarını çırpmasının atmosferde küçük değişikliklere neden olarak, sonuçta ortaya bir tornado çıkmasına (ya da çıkmamasına) sebep olabileceğini ifade eder. Burada kelebeğin kanat çırpması sistemin (atmosferin) başlangıç koşullarındaki küçük bir değişikliği ifade eder. Bu küçük değişiklik bile bir dizi olaya sebep olarak sistemin sonucuna büyük etki edebilir.


Bu tip sistemler arasında atmosfer olayları, güneş sistemi ve yeryüzü tabakalarının hareketleri sayılabilir.


Elbette “kaotik” sistemlerin doğa yasalarıyla ilintisinden hareketle, bunları ibret olarak sunmanın da bir tür “God of the Gaps” hatasına düşmek olduğu söylenebilir. Ama burada ilginç olan Kuran’ın sadece ve sadece kaotik sistemleri ibret olarak sunması ve doğrudan doğa yasası olan şeyleri ibret olarak sunacağı zaman ise “Allah’ın yaptığını” söylemeyerek özellikle kaçınmasıdır.

Tasarım: Doğa yasalarıyla ve şansla açıklanamayan olaylar bu kategoriye girer. Şanstan ayrıldığı nokta, gerçekleşme olasılığının aklın alamayacağı kadar küçük olması ve olayda bir “amaç” gözlenmesidir. Örneğin kuşların uçmaya müsait bir yapıda olması gibi…


Bu kadar laftan sonra, zaruret ile şans/tasarım arasındaki farkı açıkça ifade etmek için şunu söyleyebiliriz: “Eğer bir olayı açıklarken şansı açıklamamızdan tamamen çıkaramıyorsak, o olay şans/tasarım olarak algılanmalıdır”.

Aslında hiçbir olayın açıklamasından şans tamamen çıkarılamaz. Fakat insanlar soyutlama yaparak düşünmeye alışkındırlar. Bir sebep/sonuç ilişkisi gördüğümüzde, sebebi yapan diğer bütün parametreleri yok varsayarak onu bir zaruret olarak adlandırırız. Bilim adamları big-bang’e kadar sebep/sonuç ilişkilerini takip ederek her şeyi açıklayan sadece tek bir parametre bulmak hevesindedirler. Fakat bulduklarında ne yapacaklar? Büyük ihtimalle o tek parametreyi şansla açıklamak zorunda kalacaklar.

Bu makalede Kuran’ın da soyutlamalar yaptığını göreceğiz. Mesela, “gökten su indirmeye” atıfta bulunurken, belli bir noktadan sonra, Kuran son aşama olan “yağmuru” zaruret olarak sunar. Dolayısıyla aslında ne zarurettir ne şanstır ne tasarımdır diye kafanızı karıştırmayın. Sadece şunu hatırlayın: Kuran insanlar için gönderilmiş bir kitaptır ve insanlara hitap edeceği zaman insanların kullandığı soyutlama ilkelerine aynen bağlı kalır ve bir olayı, eğer kesin bir sebep/sonuç ilişkisi varsa, zaruret olarak sunar. Bunu yaparken de o sebebi yapan tüm parametreleri “verili” olarak kabul eder.


YÖNTEM ve SEÇİLEN AYETLER HAKKINDA


Bu yazı Kuran’da “God of the Gaps” hatasına düşülmediğini göstermek amacıyla yazılmıştır. Peki, bunu göstermek için nasıl bir yöntem izlenecektir? Bunun için Kuran’da zaruret/şans ve tasarım ayrımının yapıldığı ayetler incelenecektir ve bu tip ayetlerde olay ve olguların Allah’a atfedilmesinde bir ayrım yapıldığı gösterilmeye çalışılacaktır. Ancak şunu kabul etmek gerek ki, Kuran gibi bir ilahi kitapta Allah’ın “zaruret” olduğunu bildiğimiz hiçbir şeyi yaptığını ve/veya yarattığını söylememesini beklemek akılsızlık olur. (Burada “zaruretten” kastımız bir doğa yasasıyla açıklanabilen şeylerdir.) Çünkü Yaratan elbette “Yarattım” diyecek, tasarlayan “tasarladığını” elbette ifade edecektir. Bir şeyin zaruret olması, yani doğa yasası ile açıklanabiliyor olması, onun Allah tarafından yaratıldığı gerçeğini değiştirmez. Dolayısıyla Kuran’da bu tip ayetlerin olması “God of the Gaps” hatasına düşüldüğü anlamına gelmez.


Dolayısıyla amacımız, Kuran’da olayların bu 3 tip açıklanma biçimine dikkat edildiğini örnekleriyle göstermektir. Bu örnekler, Kuran’ın yazarının neyin zaruret neyin şans ve neyin tasarım olduğunun açık bir biçimde farkında olduğunu göstermeleri açısından yeterlidir. Kuran’da bu tip bir sınıflamaya özenle dikkat edilmesi, Kuran’ın yazarının ne türden olayları Allah’a atfetmenin “God of the Gaps” hatasına düşmek olduğunu bildiğinin de bir göstergesidir. Ancak tekrar hatırlatmakta fayda var: Biz Kuran’ın tamamında bu tip bir sınıflamaya sıkı sıkıya bağlı kalınmasını beklemiyoruz. Çünkü sonuçta zaruret olan olayların gerçek yapıcısı da Allah’tır. Önemli olan, Kuran’ın yazarının bu tip bir sınıflamanın farkında olduğuna dair yeterli sayıda örneği ortaya koyabilmektir.


Peki, biz Allah’ın nasıl şeyleri kendine atfetmesini bekliyoruz ve nasıl şeyler Kuran’ı “God of the Gaps” hatasına düşmekten kurtarır? Bunun yanıtı herhangi bir şeyin varlığını açıklamanın yollarında gizli… Önceki bölümde açıklandığı gibi, bir şeyin varlığı ancak şu 3 şekilde açıklanır: Zaruret, Şans ve Tasarım… O halde biz, Allah’ın Kuran’da kendine atfettiği olayların ancak “şansla (kaotik sistemler)” veya “tasarımla” açıklanabilen olaylar olmasını bekliyoruz.


Bu amaçla inceleyeceğimiz ayetler Allah’ın fiziksel olayları insanlara (insan aklına) ayet, işaret, delil, ibret, hatırlatma, ihtar vb. olarak sunduğu ve/veya bu olaylar üzerinde düşünülmesini istediği ayetlerdir.


Konumuzu bir örnekle, Araf suresi 57. ayetle açıklamaya çalışalım.


Araf-57

O, rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak yollayan Allah'tır. Nihayet onlar, yağmur yüklü ağır ağır bulutları hafif birşey gibi kaldırıp yüklendiklerinde, bakarsın Biz onları ölü bir memlekete gönderip oraya su indirmiş ve orada her türlüsünden ürün çıkarmışızdır. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Gerek ki düşünüp ibret alasınız.


Bu ayet, Allah’ın bazı örnekleri insan aklına ibret olarak sunması bakımından bizim üzerinde çalışmamıza uygun ayetlerden biridir. Ayet “rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak yollayan Allah'tır” diyerek başlıyor. Hemen soruyoruz: “Rüzgârların yollanması” zaruret midir? Elbette hayır! Rüzgârların esmesi tamamıyla şansa dayalı kaotik bir süreçtir. Ayet “Nihayet onlar, yağmur yüklü ağır ağır bulutları hafif birşey gibi kaldırıp yüklendiklerinde” diyerek devam ediyor. İşte bu bir zarurettir. “Bulutların rüzgârlar tarafından kaldırılıp yüklenmesi”, bulutların havadan hafif olması doğa yasasıyla kolaylıkla açıklanabilmektedir. İşin ilginç yanı Kuran’ın da bunu aynen bu şekilde, yani zaruret olarak ifade etmesidir. Dikkat edin, Kuran bu olayı “Allah yapıyor” diyerek akla delil olarak sunmuyor. Tersine bunun bir zaruret olduğunu vurguluyor! Ayet “bakarsın Biz onları ölü bir memlekete gönderip oraya su indirmiş” diyerek devam ediyor. “Bulutların bir memlekete gönderilmesi ve orada su indirilmesi (yağmur yağması)” tamamen şansa dayalı kaotik bir süreçtir. Burada şansı belirlemek için önemli bir yöntemi aktarmak iyi olacaktır. Bir olay eğer “başka türlü” olabiliyorsa, şansa dayalı demektir. Burada “bulutun bir memlekete gönderilmesi” başka türlü olabilecek bir olaydır ve “orada yağmur yağması” da öyle… Bulutlar o memlekete hiç gelmeyebilir veya gelir ama yağmur yağmayabilirdi. Ayetin bu kısmındaki “su indirmek” ifadesi üzerinde daha sonra duracağız. Ayet “ve orada her türlüsünden ürün çıkarmışızdır” diyerek devam ediyor. Bu olay ne zaruret ne de şanstır. Peki, o halde nedir? Tabii ki “tasarım”… Allah’ın ölmüş bitkilerin çekirdeklerinden yağmurla yeniden o bitkileri bitirmesi, O’nun bir tasarımı, yani çekirdeklerin içine bitkinin genetik programını koymasıyla ilgilidir. Ayet “İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Gerek ki düşünüp ibret alasınız.” diyerek sona eriyor. Ayetin “ölüleri de böyle çıkaracağız” kısmı ibret alınacak bir örnek değil, gelecekle ilgili verilen bir haberdir.


Kuran’ın bu tek ayetinde “şans, zaruret ve tasarımın” tam olması gerektiği gibi kullanıldığını ve “God of the Gaps” hatasından özellikle kaçınıldığını görüyoruz. İşte bu yazının geri kalan bölümlerinde buna benzer diğer ayetleri de bu mantık çerçevesinde inceleyeceğiz ve “God of the Gaps” hatasına asla düşülmediğini ispatlamaya çalışacağız. Ancak bu incelemede daha önceden açıklanmış ifadeleri her ayette tekrar tekrar açıklamayacağız.


Ayrıca şunu da belirtmemiz lazım: Bizim açımızdan “şans” ya da “tasarımla” açıklanabilen olayların, Kuran’da Allah’a atfedilirken, nasıl ifade edildiği önemli değildir. Yani Kuran’da “Biz bulutları ölü bir memlekete gönderiyoruz” denmesiyle, “Bulutlar ölü bir memlekete giderler” denmesi bizim açımızdan bir şey fark ettirmez. Bizim için önemli olan, incelediğimiz örneklerde “zaruret” olan bir şeye, doğrudan doğruya “Bunu Allah yapıyor” denilmemek suretiyle, bunların “zaruret” olduğunun farkında olunduğunun gösterilmesidir.


Şimdi konumuzla ilgili ayetleri incelemeye başlayalım. Bunu yaparken önce ayet(leri) belirtip, daha sonra açıklanmasına çalışacağız.


Nahl/79 ve Tasarım


Nahl/79

Gökyüzünün boşluğunda Allah'ın emrine boyun eğdirilerek uçuşan kuşları görmediler mi? Onları boşlukta tutan Allah'tır ancak. Şüphesiz, bunda iman edecek bir topluluk için birçok deliller vardır.

Bu ayette kuşları gökyüzünde Allah’ın tuttuğu söylenmektedir. Akla aykırı gelen bu durum aslında hiç de öyle değildir. Kuşların gökyüzünde durabilmesi bir zaruret değil, bir tasarımın sonucudur. Dolayısıyla onları gökte tutan Allah’tır ancak ve bu ayet bir tür tasarım argümanıdır.

Emir”

Nahl-12
Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize O verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.

Rum-25

Yine göğün ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun ayetlerindendir. Sonra sizi bir çağırış çağırdığı zaman siz hemen yerden çıkarsınız.


Rum-46

Rahmetinden size tattırmak, emriyle gemiler aksın, lütfundan arayıp kazanmanız için ve belki, şükredersiniz diye, rüzgarları müjdeleyiciler olarak göndermesi de O'nun ayetlerindendir.

Bu 3 ayette de “emir” kelimesinin kullanılması ile sözü edilen olayların “doğa yasaları” olarak bildiğimiz şeyler aracılığı ile Allah tarafından yönetildiği vurgulanıyor. Bu ayetlerde akla delil olarak sunulan olgular için “emir” kelimesinin kullanımı son derece manidar…

Lütuf” ve “Emir”


Lokman-31

Size ayetlerinden (delillerinden) göstermek için Allah'ın lütfuyla gemilerin denizde akışına baksana! Şüphesiz ki bunda pek sabırlı ve çok şükürlü olanlar için bir çok ibretler vardır.


Bu ayette “gemilerin denizde Allah’ın lütfuyla aktığı” bildiriliyor. Dikkatli bir göz “yüzme” denilmediğini hemen fark edecektir. Gemilerin denizde yüzmesi gerçekten de bir doğa yasası olan suyun kaldırma kuvvetine dayanır. Oysa “akması” hem bu doğa yasasına (yani emre) hem de “lütfa” bağlıdır. Bu “lütuf” ise bu ayetlerin indiği zamanlarda “rüzgâr”dı. Rüzgârların esmesi ise kaotik bir düzen örneğidir ve kaotik düzenden insanlara yarar çıkması gerçekten Allah’ın bir lütfudur.


Aşağıdaki ayetler ise “suyun kaldırma kuvveti” olarak bildiğimiz “bir emrin” de bu işte payı olduğuna işaret etmektedir.


Casiye-12

Allah o (yüce) zattır ki, sizin için denizi emre amade kıldı, emriyle orada gemiler seyredip gitsinler diye; bir de (O'nun) lütfundan isteyesiniz ve gerek ki şükredesiniz diye.


Rum-46

Rahmetinden size tattırmak, emriyle gemiler aksın, lütfundan arayıp kazanmanız için ve belki, şükredersiniz diye, rüzgarları müjdeleyiciler olarak göndermesi de O'nun ayetlerindendir.


Gece ve Gündüzün Devri


Nur-44
Allah gece ile gündüzü ardarda çeviriyor. Şüphe yok ki, bunlarda gözü olanlar için kesin bir ibret vardır.


Furkan-62

Yine O, düşünmek veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirdi.


Neml-86

Onlar, içinde istirahat etsinler diye geceyi, göz açmaları için gündüzü yarattığımızı görmediler mi? Kesinlikte bunda iman edecek bir topluluk için birçok ibretler vardır.


Yunus-6

Gece ile gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattıklarında sakınan bir kavim için elbette birçok deliller vardır.


Yunus-67

O'dur, içinde durup dinlenesiniz diye sizin için geceyi meydana getiren, gündüzü de göz açıcı yapan! Elbette bunda işitebilecek bir kavim için birçok ibretler vardır!


Nahl-12

Yine geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da onun emrine boyun eğmiştir. Elbette bunda aklı olan bir topluluk için ibretler vardır.


Ali İmran-190

Kesinlikle, göklerin ve yeri yaratılışında ve gece ile gündüzün ardarda gelişinde vicdanları temiz akıl sahiplerine gerçekten deliller vardır.


Casiye-5

Gece ile gündüzün değişmesinde, Allah'ın gökten rızık (kaynağı yağmuru) indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgarları çevirmesinde (yönlendirmesinde) aklı olan bir kavim için bir çok deliller vardır.


Müminun-80

Hayat veren ve öldüren O'dur; gece ile gündüzün değişmesi de O'nun eseridir. Artık akıllanmayacak mısınız?


Bu ayetlerde dünyanın gece ve gündüzünün devri Allah’a atfedilerek bu bir işaret olarak sunuluyor. Hatta bir kısmında bunlardaki ayetin/işaretin ne olduğu da açıklanıyor.


Gece ve gündüzün dünyadaki şekliyle ardı ardına gelişi” bir zaruret değildir. Hatta hiç ardı ardına gelmeyebilir, birbirlerini takip bile etmeyebilirlerdi. Bunun en güzel örneği hemen yukarımızda gökyüzünde duruyor. Dünyanın uydusu ay ile ilgili bilgisi olanlar ayın bir yüzünün sürekli dünyaya dönük, diğer yüzünün ise dünyadan asla görünmediğini ve bunun sebebinin ayın kendi ekseni etrafındaki dönüşü ile dünya etrafındaki bir turunun aynı sürede gerçekleşmesi sebebiyle olduğunu bilirler. Aynı şey dünya ve güneş içinde geçerli olsaydı, dünyanın bir yüzü sürekli aydınlık yani gündüz, diğer yüzü ise sürekli karanlık yani gece olurdu. Diğer bir örnek ise Merkür gezegeninin gece ve gündüzüdür. Bu gezegende bir gün 50 küsur Dünya gününe denktir. Ama dünya için durum bunlardan hiçbiri gibi değildir ve gece ile gündüz 24 saatlik bir dilimde sürekli birbirini takip etmektedir. Elbette bunun da sebebi ya da sebepleri vardır. Ama bu sebepler asla bir zaruret değildir, temiz bir akıl bunun ardında Allah’ı görebilir, ya da bir inkârcı bunu ancak şansla açıklayabilir.


Ayrıca, Kuran gece ve gündüzün ardı ardına gelişinde ibret alınacak şeyin ne olduğunu zaten açıklıyor: Gece ve gündüzün sürelerinin canlılarla mükemmel uyumu! Eğer dünyanın gece ve gündüzü Merkür’deki gibi olsaydı, yani aslında bir gün 50 küsur güne denk olsaydı, halimiz nice olurdu?


Yunus/67 ayetinde ise gece ve gündüzün devrinden değil, dünyanın gecesinin yaratılış hikmetinden ve gündüzün görmek için aydınlatılmasından bahsedilmekte… “Gece” ve “dinlenmek” kavramlarını yan yana getirdiğimizde yine dünyanın gecesinin süre olarak özelliği bakımından Allah’a atfedildiğini çıkarabiliriz. Gündüzün gösterici özelliğinin Allah tarafından yapıldığının söylenmesi ise bir başka gerçeğe işaret etmektedir. Gündüzün “aydınlık” miktarı ve bununla ilişkili olan “görme” pek çok faktörün belirlediği özel bir tasarımdır. Bunlar arasında dünyanın güneşe olan uzaklığı, atmosferin varlığı ve daha önemlisi yapısı sayılabilir. Bir gezegende gün ışığının şiddeti her şeyden önce gezegenin güneşe olan uzaklığının karesi ile ters orantılıdır. Ayrıca atmosferin kalınlığı ve içerdiği maddelerin yapısı da gün ışığının parlaklığı üzerinde etkilidir. Örneğin Venüs güneşe çok daha yakın olmasına rağmen atmosferi dünyadan daha kalın olduğu ve aldığı ışığın %60’ını yansıttığı için gezegendeki aydınlık ancak dünyadaki kadardır.



Rüzgârların yönlendirilmesi


Sura-33

Dilerse o rüzgarı durduruverir de (yelkenle giden gemiler) sırtı üzerinde durakalırlar. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için nice ayetler vardır.


Rum-46

Rahmetinden size tattırmak, emriyle gemiler aksın, lütfundan arayıp kazanmanız için ve belki, şükredersiniz diye, rüzgarları müjdeleyiciler olarak göndermesi de O'nun ayetlerindendir.


Bu ayetlerde anlatılan rüzgârların yönlendirilmesinden kasıt, yine ayetlerde anlatıldığı gibi bu kaotik düzenden insanlara bir fayda çıkmasıdır ki, bu bir zaruret değildir.

Nahl/13

13- Yeryüzünde sizin için yarattığı değişik renklerdeki şeyleri de sizin hizmetinize sunmuştur. Elbette bunda öğüt alan kimseler için bir ibret vardır.

Bu ayette renkler için “Allah boyuyor” gibi bir şey denseydi ve bu bir ibret olarak sunulsaydı, kesinlikle “God of the Gaps” hatasına düşülmüş olurdu. Oysa Allah’ın renkli şeyleri yarattığı/ürettiği söyleniyor.

Peki, renklerde ibret alınacak ne var? Burada önemli olan yarattığı olarak çevrilen kelime: “zerae”… Bu kelime Kuran’da hep canlılar yani bitki, hayvan ve insanlar için kullanılmış. Yani Kuran yine bir tasarım olgusunu ibret olarak sunmuş.



Nahl/65-66-67-69

Nahl-65

Allah gökten bir su indirdi de onunla yeri ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki, bunda dinleyecek bir topluluk için bir ibret vardır.


Nahl-66

Gerçekten size sağmal hayvanlarda da bir ibret vardır. Biz, size onların kanlarındaki fışkı ile kan arasından, lezzetli ve içenlerin boğazlarından kolayca kayıp giden halis bir süt içiliyoruz.


Nahl-67

Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de hem içki, hem de güzel bir yiyecek çıkarırsınız. Şüphesiz ki, bunda aklını kullanan bir topluluk için kesin bir ibret vardır.


Nahl-69

Sonra bütün meyvelerden ye ve Rabbinin kolay kıldığı yollara koy." İçlerinden çeşitli renklerde bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki, bunda düşünen bir topluluk için büyük bir ibret vardır.


Bu ayetlerin hepsinde “tasarım” “akla ibret” olarak sunuluyor ve “God of the Gaps” hatasına düşülmüyor.


Rad/3

Rad/3
Yeryüzünü enine boyuna yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve yeryüzünde meyvelerin hepsinden iki çift yapan O'dur. Sürekli olarak gece ile gündüzü birbirine dolamaktadır. Düşünecek olan bir kavim için bunda muhakkak ki, ibretler vardır.

Bu ayette “Allah’ın yaptığı” vurgulanan 2 konu zaruret gibi göründüğünden açıklanmasına ihtiyaç var. İlki olan “dünyanın enine boyuna yayılıp döşenmesi” ile kastedilen şey Dünya’nın kabuğunun hareketleridir. Kuran dünya (yer) ile ilgili olarak “yayma, uzatma” kelimelerini sıklıkla kullanır. Bu kelimelerin İngilizce karşılıkları olan “spread out, extend, expanse, stretch” kelimeleri ile Google’da şu tip aramalar yapmanızı tavsiye ederim: “continental drift”, “extended crust”; “expanded earth”, “earth’s crust stretched”, “continental spreading”, “sea-floor spreading” vb… Hepsinde de karşınıza Dünya’nın kabuğunun hareketleri ile ilgili sonuçlar çıkacaktır. Kuran’ın yerin yayılması ve yerin halı yapılmasından kastı budur. Bu hareketler bilimde “Plate Tectonics” adı altında incelenir. Bazı gezegenler mesela Venüs bu tür kabuk hareketlerine sahip gözükmemektedir. Yani zaruret değildir. İşin doğrusu yer kabuğu hareketleri tüm güneş sisteminde sadece dünyaya has görünmektedir. Bu da bu olgunun neden “ayet” olarak sunulduğunu açıklamaktadır.

İkinci nokta ise dağların oluşumudur. Bu da zaruret değildir ve “Plate Tectonics” ile ilgilidir. Bir gezegende dağların oluşumu için öncelikle katı bir tabaka bulunması zorunludur, daha sonra ise bu tabakaların hareket halinde olması. Ayrıca, dağların oluşumu için gezegenin kendi ekseni etrafında dönmesi de gerekmektedir ki, bunların hiçbiri zaruret değildir. Mesela bir gaz devi olan Jüpiter’de dağlar yoktur. Diğer bazı gezegenlerde dağ oluşumları vardır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken, Kuran’da dünyanın dağlarına değinildiği gerçeğidir. Dünyadaki sıra dağlar bütün güneş sisteminde tektir ve varlığını levha hareketlerine borçludur. Mesela Himalaya sıra dağlarının güneş sisteminde bir benzeri daha yoktur. (Bakınız: Role of Plate Tectonics in Mountain Building) Yani, yine dünyaya has olan bir olgu “ayet” olarak sunulmaktadır.

Kuran’ın yer kabuğu hareketleri (Plate Tectonics) ile ilgili ayetleri bununla sınırlı değildir. Pek çok ayette yerin yayıldığı, uzantı verildiği ve dağların yerleştirildiği ifade edilmektedir. Ayrıca Kuran bundan başka ayetlerde de yer kabuğu hareketlerine atıfta bulunur:

Rad/41 (Ümit Şimşek)
Bizim yeryüzüne gelip de onu kenarlarından eksiltmekte olduğumuzu onlar görmediler mi? Allah hükmeder; Onun hükmünü denetleyecek hiç kimse yoktur. Onun hesap görmesi ise pek çabuktur.

Enbiya/44 (Ümit Şimşek)
Biz bunları da, atalarını da nimetlerimizden nasiplendirdik. Öyle ki, ömürleri onlara pek uzun göründü. Fakat Bizim gelip de yeryüzünü kenarlarından eksiltmekte olduğumuzu onlar görmüyorlar mı? Böyleyken yine onlar mı üstün gelmiş oluyorlar?

Bu ayetlerde yerin kenarlarından eksiltilmesi ile atıfta bulunulan olay yer tabakalarının “subduction zone” diye adlandırılan bölgelerde eksilmesidir. Bu bölgelerin özellikleri bunların “yıkıcı / tahrip edici” olarak nitelendirilmeleri ve bu bölgelerde yer tabakalarının manto katmanına batmak suretiyle eksiliyor olmasıdır. Mantoya geri dönen bu tabakalar burada erimektedir.

Neml/88 (Ümit Şimşek)
Dağları görür, onları hareketsiz sanırsın. Oysa onlar bulutların geçişi gibi geçip gitmektedirler. İşte bu Allah'ın sanatıdır ki herşeyi sapasağlam yaratmıştır. Hiç şüphesiz, O, sizin işlediklerinizden de haberdardır.

Yukarıdaki ayette de yine yer kabuğu levhalarının hareketine atıfta bulunulmaktadır. Bu levhaların hareketiyle birlikte dağlar da onlar üzerinde adeta sürüklenmektedir.



Gökten su indirmek” ve “Yağmur”


Casiye-5

Gece ile gündüzün değişmesinde, Allah'ın gökten rızık (kaynağı yağmuru) indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgarları çevirmesinde (yönlendirmesinde) aklı olan bir kavim için bir çok deliller vardır.

Not : (kaynağı yağmuru) Elmalı’nın bu eklemesi hatalı… Parantezler zaten ekleme olduğunu gösteriyor.


Bakara-164

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akan gemide, Allah'ın yukarıdan bir su indirip onunla toprağı ölmüşken diriltmesinde, üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gökle yer arasında boyun eğmiş bulutta akıllı olan bir topluluk için elbette Allah'ın birliğine deliller vardır.


Enam-99

Gökten su indiren de O'dur. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş taneler çıkarırız, hurma ağacının tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve narı da çıkardık. Bunların kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Bakın herbirinin meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaşmasına. Şüphesiz şu size gönderilende inananlar için bir çok ibretler vardır.


Nahl-65

Allah gökten bir su indirdi de onunla yeri ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki, bunda dinleyecek bir topluluk için bir ibret vardır.


Taha-53-54

Yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, orada size yollar açan ve gökten bir su indiren O'dur." dedi. İşte Biz, bu su sayesinde çeşitli bitkilerden çifter çıkarmaktayız.

Hem yiyiniz, hem de hayvanlarınızı güdünüz; gerçekten bunda doğruya kılavuzluk eden akıl sahipleri için birçok deliller vardır.


Furkan/48-50

Yine O, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak göndermekte ve Biz, gökten tertemiz bir su indirmekteyiz ki,

bununla ölü bir beldeyi diriltelim ve yarattığımız nice hayvan sürülerini ve bir çok insan kümelerini sulayalım.

Andolsun ki onu aralarında, düşünsünler ve ibret alsınlar diye evirip çevirmekteyiz. Yine de insanların çoğu dayatmakta ve nankörlükten başkasına yanaşmamaktadır.

Rum-24

Yine size hem korku ve hem de ümit için şimşeği göstermesi ve gökten bir su indirip de onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat vermesi, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda aklını çalıştıran bir toplum için ayetler vardır.


Araf-57

O, rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak yollayan Allah'tır. Nihayet onlar, yağmur yüklü ağır ağır bulutları hafif birşey gibi kaldırıp yüklendiklerinde, bakarsın Biz onları ölü bir memlekete gönderip oraya su indirmiş ve orada her türlüsünden ürün çıkarmışızdır. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Gerek ki düşünüp ibret alasınız.


Bu ayetlerde akla delil/ibret olarak sunulan ana tema “gökten indirilen su ile yerin ölümünden sonra diriltilmesidir”. Yani buna bir tasarım argümanı olarak bakmak gerekir.


Ancak ayetlerde açıkça “gökten su indiren de O’dur” şeklinde ifadeler de vardır (bakınız: Enam/99). Neden “gökten bir su indirmek” ifadesi? Neden basitçe “yağmur indirmek” değil?

Bunun nedeni yağmurun yağmasının gökten su indirmenin son ve zaruret halini almış aşaması olması gerek…


Bunu daha iyi değerlendirebilmek için bu ifadenin neleri kapsadığını kavramamız gerek… “Gökten su indirmek” ifadesinin içerdiği süreçleri yüce Allah Nur/43 ayetinde şöyle tanımlıyor:


Nur/43

Baksana şu gerçeğe, Allah bir bulut sevk ediyor, sonra onun açıklığını birleştiriyor, sonra onu yoğunlaştırıyor da sen onun içinden yağmurun çıktığını görüyorsun. Bir de gökten, ondaki dağlardan bir dolu yağdırıyor ve onu dilediğine isabet ettiriyor, dilediğinden uzaklaştırıyor. Şimşeğinin parıltısı da neredeyse gözleri alıverecek.


Bu süreçler rüzgârlar vasıtasıyla bulutların sevk edilmesi ile başlıyor, açıklığının birleştirilmesi, üst üste yığılması ve nihayet yağmurun yağdırılması aşamalarını içeriyor. Bu ayette Kuran sonuç zaruret halini alıncaya kadar olan aşamaları Allah’a atfediyor ve ne zaman ki artık bir zaruret söz konusu olduğunda ifade tarzını ilginç bir şekilde değiştiriyor.


Allah yukarıdaki ayetlerin hepsinde “gökten bir su indirmek” ifadesini kullanmakla bu süreçlerin hepsine birden işaret ediyor. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi bu ayetlerde “delil/işaret” olan “gökten indirilen su ile yerin ölümünden sonra diriltilmesidir”.


Yine de “Gökten su indirmek” ifadesinin kullanılmasının önemi, bu ifadenin tüm süreçleri içermesi ve zaruret halini almış bir olgunun ayette doğrudan Allah’a atfedilmemesidir. Çünkü bu özel ifade sadece yağmuru değil, yağmura kadar gerçekleşen tüm süreçleri içine almaktadır ve Kuran’ın bu süreçleri açıklayan bir ayetinde (Nur/43) yağmura kadar olan süreçlerin Allah’a atfedildiğini, sonuç zaruret halini aldığında ise ifade tarzının değiştirildiğini gördük.


Nitekim Lokman/34 ayetine bakarsak eğer, bu ifadenin Kuran’ın her yerinde basitçe “yağmur yağdırmak” anlamında kullanılmayan özel bir ifade olduğunu görürüz:



Lokman-34

Muhakkak Allah; evet kıyamete (dair) bilgi sadece O'nun yanındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde ne var O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Şüphesiz ki Allah herşeyi bilir, herşeyden haberdardır.


Aradaki farkı net olarak görebiliriz. Ayrıca aşağıdaki ayetler Kuran’ın “gökten bir su indirmek” ifadesinin rüzgârlarla ilişkisini göstermesi bakımından önemlidir:


Furkan/48-50

Yine O, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak göndermekte ve Biz, gökten tertemiz bir su indirmekteyiz ki,


Hicr/22

Bir de aşılayıcı rüzgarlar gönderdik de gökten bir su indirip sizi onunla suladık. Onu depolarda tutan da siz değilsiniz.


Korku ve Ümit için Şimşeğin Gösterilmesi


Rum-24

Yine size hem korku ve hem de ümit için şimşeği göstermesi ve gökten bir su indirip de onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat vermesi, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda aklını çalıştıran bir toplum için ayetler vardır.


İşte bu bir hata” mı diyorsunuz? Doğrusu şimşek her ne kadar kaotik bir sürecin ürünü olsa da, bu kaotik sürecin son basamağı olması açısından gerçekten de bir zarurettir. Ancak burada dikkat çekici nokta ayette “size hem korku hem ümit için şimşeği göstermesi O’nun ayetlerindendir” denmesidir. Açıkçası burada “ayet” olan şimşeğin gösterilmesi değil, şimşeğin görülmesinin neden olduğu korku ve ümit gibi insani duygulardır. Belki bunun zorlama bir yorum olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak bu ayet Rum suresi 20. ayetle başlayan ve 25. ayete kadar devam eden bir bölümün parçasıdır ve eğer bu ayetlere dikkatli bakarsak söylediğimiz şeyin doğruluğu açıkça görülecektir. Örneğin bu ayetlerden bir tanesi olan Rum suresi 21. ayete bakalım:


Rum/21

Yine sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve bir esirgeme yapması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için ibretler vardır.


Rum/21’de ne dendiğine dikkat edin: “aranızda bir sevgi ve bir esirgeme yapması O’nun ayetlerindendir”. Bunlar insani duygular değil de nedir? O halde neden Rum/24’ü bundan ayrı değerlendirelim?


Kısacası bu ayette “ayet/işaret” olan şimşeğin kendisi değil, görüldüğünde sebep olduğu insani duygulardır. Bu duygular ruhumuzun tasarımlarıdır. Sonuçta bir taş parçası şimşek karşısında insanın hissettiği duyguları hissetmez. Allah’ın işaret olarak sunduğu da bunlardır, şimşek değil.


Yine de son derece katı ve kuralcı bir yaklaşımla ayeti değerlendirenler olabileceği için şunu da ilave etmek gerek: Ayette “şimşek” ile ilgili ifadeye dikkat edin: “şimşeği göstermesi”… Evet, şimşek bir atmosfer olayları serisinin zaruret halini almış son aşamasıdır. Ancak, “şimşeği göstermesi” ifadesine zaruret denmesi mümkün değildir. Çünkü birine şimşeği göstermek için o kişinin gören bir göze sahip olması gerekir! Bu ifade basitçe zaruret olan bir olgudan kaçınmaktan daha fazla bilgi içeriyor ve görmenin de Allah’tan olduğunu vurguluyor. Elbette “şimşeği göstermesi” ifadesiyle gözlerimiz anlatılarak bize delil/işaret sunuluyor diyecek değiliz. Ama sonuçta şimşeği gördüğümüzde hissettiğimiz duyguları anlatan ince bir ifade… Bu açıdan “şimşeği göstermek” ifadesini tek başına değerlendirmeye kalkan biri bile bunun bir zaruret olduğunu iddia edemez. Kısacası bu ayette böyle kimseler için bile bir “gedik” bulmak mümkün değil!


Rum/20-25 ayetlerini bir kez de topluca veriyorum:


Rum/20-25

Yine O'nun sizi topraktan yaratması (yüce kudretine delalet eden) ayetlerindendir ki, sonra da siz şimdi bir beşersiniz, yayılıp duruyorsunuz.

Yine sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve bir esirgeme yapması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için ibretler vardır.

Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve benizlerinizin farklı oluşu da O'nun ayetlerindendir. Şüphe yok ki, bunda ilim sahipleri için ayetler vardır.

Yine gecede, gündüzde uyumanız ve lütfundan nasip aramanız da (O'nun) ayetlerindendir. Şüphe yok ki, bunda işiten bir toplum için ayetler vardır.

Yine size hem korku ve hem de ümit için şimşeği göstermesi ve gökten bir su indirip de onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat vermesi, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda aklını çalıştıran bir toplum için ayetler vardır.

Yine göğün ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun ayetlerindendir. Sonra sizi bir çağırış çağırdığı zaman siz hemen yerden çıkarsınız.


Nur/43-44


Nur/43-44

Baksana şu gerçeğe, Allah bir bulut sevk ediyor, sonra onun açıklığını birleştiriyor, sonra onu yoğunlaştırıyor da sen onun içinden yağmurun çıktığını görüyorsun. Bir de gökten, ondaki dağlardan bir dolu yağdırıyor ve onu dilediğine isabet ettiriyor, dilediğinden uzaklaştırıyor. Şimşeğinin parıltısı da neredeyse gözleri alıverecek.

Allah gece ile gündüzü ardarda çeviriyor. Şüphe yok ki, bunlarda gözü olanlar için kesin bir ibret vardır.

Bu ayetler oldukça ilginç ve üzerinde birazcık durulması gerekiyor. Nur/43 ayetinin “gökten su indirilmesi” ifadesindeki süreçleri açıkladığını daha önce görmüştük. Ancak E. Hamdi Yazır’ın mealinde Nur/44 ayeti “bunlarda ibret vardır” diye çevrilerek Nur/43’te verilen fiziksel olaylar da “ibretler” arasına katılmış.

Bu ayette ayrıca “dolu yağdırıp onu dilediğine isabet ettirdiği, dilediğinden uzaklaştırdığı” söyleniyor.

İlk başta da söylediğim gibi bu ayetler gerçekten ilginç! E. Hamdi Yazır’ın mealinde “dolu yağdırmak” ifadesi yer alıyor. Ama aynı ayetlerin Ümit Şimşek’in mealinde değişik bir şekilde çevrildiğini görüyoruz:

Nur/43 (Ümit Şimşek)
Görmedin mi: Allah bulutları azar azar sevk eder; sonra onları birleştirir ve üst üste yığar. Derken, onun arasından yağmurun çıktığını görürsün. Allah gökten öyle dağlar indirir ki, bazan onda dolu da bulunur; onu Allah dilediği kimsenin başına indirir, dilediğinden de uzak tutar. Onun şimşeğinin parıltısı ise gözü alacak gibidir.
Allah gece ile gündüzü birbirine çevirir. Görecek gözü olanlar için işte bunda bir ibret vardır.

Ümit Şimşek “dağlar indirmek” ifadesini kullanmış. Aynı ifadeye diğer Türkçe, İngilizce ve Almanca meallerde de rastlıyoruz. Örneğin A. Yusuf Ali de İngilizce mealinde “dağlar indirmek” ifadesini tercih etmiş. İşin aslı neredeyse bütün bilinen İngilizce meallerde “içinde dolu bulunan dağlar indirir” ifadesinin tercih edildiğini görüyoruz.

Eğer “dağlar indirmek” ifadesi doğru ise bu durumda doğrudan bir zaruretten kaçınılmış olur. Ancak “dolu indirir” ifadesi doğru olsa bile bu ifadenin yağmurun oluşma aşamalarından bahseden bir ayette verildiğine dikkatinizi çekmek isterim. Dolayısıyla bu ayeti içinde bulunduğu bağlamda değerlendirirsek, “dolu indirmenin” de bütün bu süreçleri içerdiğinin, içinde geçtiği bağlam vasıtasıyla ifade edildiğini söyleyebiliriz. Sonuçta bir şeyi söylemenin pek çok yolu vardır ve söylenen şey içinde yer aldığı bağlamda değerlendirilir.

Bakara/164


Bakara/164

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akan gemide, Allah'ın yukarıdan bir su indirip onunla toprağı ölmüşken diriltmesinde, üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gökle yer arasında boyun eğmiş bulutta akıllı olan bir topluluk için elbette Allah'ın birliğine deliller vardır.


Bu ayette akla “delil” olarak sunulan olguları teker teker değerlendirelim:


  • göklerin ve yerin yaratılışında”: Kesinlikle zaruret değil.

  • gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde”: Daha önce gösterdiğimiz gibi zaruret değil.

  • insanlara yarar şeylerle denizde akan gemide”: ZARURET! Gemiler denizde suyun kaldırma kuvveti sayesinde yüzer. İşin ilginci Kuran deliller arasında saydığı bu olaya “Allah yapıyor” dememiş!

  • Allah'ın yukarıdan bir su indirip onunla toprağı ölmüşken diriltmesinde, üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgârları değiştirmesinde”: Bunların hiçbiri daha önce bazılarını da gösterdiğimiz gibi zaruret değil. Örneğin hayvanların yaratılması bir tasarım, rüzgârların değiştirilmesi ise şansa dayalı kaotik bir süreçtir.

  • gökle yer arasında boyun eğmiş bulutta”: ZARURET! Bulut özgül ağırlığı havadan hafif olduğu için gökle yer arasında durur. Kuran delil saydığı bu olayı da zaruret olarak bırakmış ve “Allah yapıyor” dememiş!


Bu ayette şans, zaruret ve tasarım tam bizim beklediğimiz şekilde, yani “God of the Gaps” hatasına düşmeksizin bir arada kullanılmış!

God of the Gaps” hatasına düşülmeyen diğer ayetlerden örnekler


Taha-53/54

Yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, orada size yollar açan ve gökten bir su indiren O'dur." dedi. İşte Biz, bu su sayesinde çeşitli bitkilerden çifter çıkarmaktayız.

Hem yiyiniz, hem de hayvanlarınızı güdünüz; gerçekten bunda doğruya kılavuzluk eden akıl sahipleri için birçok deliller vardır.


Rum-22

Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve benizlerinizin farklı oluşu da O'nun ayetlerindendir. Şüphe yok ki, bunda ilim sahipleri için ayetler vardır.


Enam-99

Gökten su indiren de O'dur. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş taneler çıkarırız, hurma ağacının tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve narı da çıkardık. Bunların kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Bakın herbirinin meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaşmasına. Şüphesiz şu size gönderilende inananlar için bir çok ibretler vardır.


Araf-26

Ey Adem oğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek ve süs olacak giysi indirdik; fakat takva elbisesi hepsinden hayırlıdır. İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir. Gerek ki, düşünüp ibret alırlar.


Nahl/10-11

O'dur ki, gökten bir su indirdi, içeceğiniz ondan sağlanır, kendisinde hayvan yaydığınız ağaç ve bitkiler ondan yetişir.Onunla size ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve türlüsünden meyveler bitirir. Şüphesiz ki. bunda düşünecek bir topluluk için bir ibret vardır.


Muminun-21

Hayvanlarda da sizin için gerçekten bir ibret vardır. Onların karınlarındakilerden size içiriyoruz ve sizin için onlarda hem birçok yararlar vardır, hem de etlerinden yersiniz.


Şuara/7-8

Yeryüzüne bir bakmadılar mı? Biz onda her güzel çiftten nice bitkiler bitirmişiz. Şüphesiz ki, bunda mutlak bir ibret vardır; ama çoğu iman etmedi.


Rum-21

Yine sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve bir esirgeme yapması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için ibretler vardır.


Casiye-4

Sizin yaratılışınızda ve çeşitli canlıları yeryüzüne yaymasında kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır.


Casiye-13

Göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden bir lütuf olarak size amade kıldı. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için deliller vardır.


Zühruf-12/13

Ve O ki bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve yumuşak hayvanlardan bineceğiniz şeyler yaptı. Ki, sırtlarına kurulasınız sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anıp şöyle diyesiniz : "Ne yücedir O Allah ki, bunu bizim hizmetimize vermiş; yoksa biz bunu yanaştıramazdık (kendimize boyun eğdiremezdik).



Yasin-37

Gece de onlara bir delildir. Biz ondan gündüzü soyar çıkarırız, bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar.


Rad-4

Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar vardır. Üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir tek su ile sulanır. Halbuki meyvelerinde birini öbürüne üstün kılıyoruz. Aklı eren bir kavim için bunda muhakkak ibretler vardır.

God of the Gaps” hatasına düşülmesi muhtemel olduğu halde, düşülmeyen ayetler

Gök cisimlerinin hareketi

Enbiya-33

Oysa, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; bunların herbiri birer yörüngede yüzüyorlar.


Lokman-29

Görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor. Güneş ile ayı da emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gidiyor. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.


Yasin-38

Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.


Yasin-40

Ne güneşin aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.


Bu ayetlerde, güneş ile ayın hareketleri kastedilerek “Allah tarafından emre amade kılındıkları” ifade edilmektedir. Fakat burada şaşırtıcı olan, güneş ile ayın bu hareketlerinin “Allah yapıyor” denilerek akla bir delil olarak sunulmaması… Ortaçağ Avrupa’sında insanların gök cisimlerini meleklerin iterek hareket ettirdiğini zannettikleri ve buradan hareketle Allah’ın var olduğunu düşündükleri göz önüne alınırsa, Kuran’da böyle bir hataya düşülmemesinin önemi daha iyi kavranabilir.


Zümer/21

21- Allah'ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki membalara koyduğunu görmedin mi? Sonra onunla türlü renklerde bir ekin çıkarır, sonra onun olgunlaşıp sarardığını görürsün. Sonra da onu bir çöpe çevirir. Elbette bunda temiz akıllılar için bir ihtar vardır.

Elmalı Hoca bu ayetin sonunu “ihtar vardır” diye getirmiş. Ancak diğer pek çok mealde “ibret vardır” ifadesinin tercih edildiğini görüyoruz. İşte iki örnek:


Zümer/21 (Ümit Şimşek)

Görmedin mi: Allah gökten bir su indirir de onu yerin kaynaklarına(7) yerleştirir. Sonra onunla rengârenk ekinler çıkarır. Sonra kurur ve onu sararmış görürsün. Sonra da onu kuru bir çöpe çevirir. Aklıselim sahipleri için bunda ibretler vardır.


Zümer/21 (Y. Nuri Öztürk)

Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi de onu toprak içindeki kaynaklara ulaştırdı. Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra ekin kurur da sen onu sararmış görürsün. Sonra da onu kuru ufantı haline getirir. İşte bunda, akıl ve gönül sahipleri için mutlak bir ibret var.


Bu ayet özel bir analiz gerektiriyor. “Allah’ın türlü renklerde ekinler çıkarması” bir tasarımdır. Ayet daha sonra “bir yoluyla yeryüzündeki membalara koyduğunu” diye devam ediyor. Burada “koymak” ifadesi diğer meallerde “ulaştırmak” olarak çevrilmiş. Yeraltı sularının oluşumu basit bir zaruret midir? Bunun hiç de böyle olmadığını anlamak isteyenler için konuyla ilgili güzel bir makalenin linkini veriyorum:


http://www.mercek.org/MOC/index.php?secim=makale&m_id=587

Makaleden bir alıntı: “Sızmanın olabilmesi için zemini oluşturan kayaçların gözenek, yarık, çatlak, gibi suyun geçmesine olanak sağlayacak birtakım boşluklar içermesi yeraltı suyunun oluşumu açısından çok önemlidir. Burada bir yaratılış mucizesi daha ortaya çıkmaktadır, çünkü suyun kolayca sızabileceği toprak tabakalarının üst kısımları kumlu tabakalardan oluşurken, suyun kaçmasını engelleyen killi toprakların yeraltı suyunun tabanında yer alır.” Yani kum ve kil yeraltı sularının oluşumunda hayati öneme sahip… Kum ile ilgili Vikipedi’den bir alıntı: Kum; silisli kütlelerin, kayaların, doğal etkenlerle parçalanarak ufalanmasından ya da kayaların parçalalanmasıyla oluşan, genellikle kuvars esaslı granüler malzeme.” Kumun en önemli bileşeni silikon elementidir. Ve hiç kimse dünyada silikon bulunmasının bir zaruret olduğunu iddia edemez. Bu yoruma kesinlikle güvenebilirsiniz. Zaten bu durum bana aşağıdaki ayeti hatırlattı:

Hadid/25
-Andolsun ki, Biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik; beraberlerinde kitap ve mizan (terazi, ölçü) indirdik ki, insanlar adaletle tutunsunlar. Bir de demiri indirdik ki, onda hem çetin bir sertlik, hem de insanlar için birçok faydalar vardır. Çünkü Allah kendisine ve peygamberlerine gıyabında yardım edenleri belli edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, üstündür.

Bundan sonra ayet “sonra onun olgunlaşıp sarardığını görürsün. Sonra da onu bir çöpe çevirirdiye devam ediyor. Bitkilerin çöpe çevrilmesi (yani kuruyup ölmesi) de bir tasarımın sonucudur. Bunun nasıl bir tasarım olduğunu görmek için Britannica ansiklopedisinden bir alıntı yapacağım: “In summer, plants make and store food in their roots, stems, or seeds. In winter, they rest. Plants pass the winter in various ways. Annuals flower in the same season that they are planted. Then, transferring all their reserve food to their seeds, the plants wither and die. Yani, bitkiler bütün rezerv besinlerini tohumlarına aktardıkları (aktarmak için tasarlandıkları) için ölüyor. Bu durum “Sonra da onu bir çöpe çevirir” kısmını açıklıyor. Fakat daha ilginç olan “solup sararma” kısmının zaruret gibi bırakılması. Bitkilerin bu transfer işlemi sonucu ölümleri esnasında solup sararması bir zarurettir (Termodinamiğin İkinci Yasası gereği). (Elmalı hocanın olgunlaşma olarak çevirdiği kısım İngilizce meallerde solma olarak çevrilmiş). Ayet de bunu aynen böyle bırakmış. Bu ayette ince bir anlatımla hem bitki ölümünün bir tasarım olduğu, hem de bu ölüm esnasında gerçekleşen “bozulmanın” bir kanuna bakan yönü vurgulanmış.


Kısacası Zümer/21 ayeti başlı başına bir mucize!


Kaf/6-8

6- Artık üstlerindeki göğe bir baksalar ya, Biz onu nasıl bina etmişiz ve süslemişiz; hiç bir gediği yok.
7- Yeryüzünü de (nasıl) uzatmışız, ona ağır baskılar oturtmuşuz ve seyrine doyulmaz her türden çiftler bitirmişiz.
8- Hakka yüz tutan her kulun gözünü, gönlünü açmak ve ibret almasını sağlamak için.

Bu ayetlerde ifade edilen “gediğinin olmaması” bir zarurettir. Ayette de bu ifadenin kendi başına kullanıldığını ve Allah’a atfedilmediğini görüyoruz. Ancak “göğün bina edilmesi ve süslenmesi” kesinlikle Allah’a atfedilmiş. Aslında göklerin bina edilmesi ve “süs” olarak tabir edilen yıldızların oluşumu kâinatın ilk yaratılması esnasındaki parametrelerle ilgilidir. Örneğin yerçekimi sabiti veya elektron ve protonun kütleleri biraz farklı olsalar yıldızlardan bahsetmemiz mümkün olamazdı. Buna bilim adamları “fine tuning of the universe” (evrenin ince ayarı) diyorlar. Ve bilim bugüne kadar bu parametrelerin zaruretten dolayı böyle olduğunu ispatlayamamıştır.

Ayrıca bu ayette “gedik” olarak çevrilen Arapça kelimeyi M.H. Shakir İngilizce çevirisinde “gaps” olarak çevirmiş ve bu kelimeyi kullandığı tek ayette bu ayet! “Gedik” kelimesi Türkçe’de de İngilizce’deki “gap” kelimesinin karşılığıdır. Daha fazla yorum yok!

God of the Gaps” hatasına düşülmesi muhtemel olduğu halde, düşülmeyen ayetlere başka örnekler

Rad/12
Size korku ve ümit içinde şimşeği gösteren ve o yağmur yüklü bulutları meydana getiren O'dur.

Lokman/10
O gökleri direksiz yarattı, onları görüyorsunuz. Yeryüzüne de sizi çalkalar diye ağır baskılar bıraktı ve orada herbir hayvandan üretti. Hem gökten bir su indirdik de orada her hoş çeşitten yetiştirdik.

Allah bu ayetlerde zaruret olan şeyler için (altını çizdiklerim) “Ben yapıyorum” demiş, fakat ne bu ayetlerde, ne de devamındaki ayetlerde bu olaylar akla bir delil olarak sunulmamış!


Açıklanan Ayetler


Buraya kadar incelediğimiz ayetlerde Kuran fiziksel bir takım olayları “ayet/işaret/delil” olarak sunmaktadır. Yaptığımız analizde gösterdiğimiz gibi bu delillerin hiçbiri “zaruret”ten kaynaklanmamaktadır. Kuran’ın verdiği bütün bu deliller ya bir tasarım olgusuna ya da kaotik olaylara atıfta bulunmaktadır.


Kuran’da bunların dışında bir de yine fiziksel olayların kullanıldığı ancak asıl “ayet/delilin” bu olayların arkasındaki “hikmet” ya da gösterdikleri farklı bir gerçek olduğu ayetler de vardır. Aşağıdaki 4 ayet bunlara güzel birer örnektir:


Yunus/5

Güneşi ışık kaynağı, ayı parlak ve yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için ona menzil menzil miktarlar belirleyen O'dur. Allah, bunu ancak hak hikmetle yarattı. Anlayacak bir kavim için ayetleri ayrıntılı olarak açıklıyor.


Rad/2

Allah O'dur ki görüyorsunuz gökleri direksiz yükseltti, sonra Arş üzerine hükümranlığım kurdu, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi; herbiri belirti bir vakte kadar akıp gidiyor; herşeyi yönetiyor ve ayetleri açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınıza kesin olarak inanasınız.


Enam/97

Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu doğrultmanız için size yıldızları sebep kılan O'dur. Gerçekten Biz ayetlerimizi, anlayan bir topluluk için açıkladık.


Isra/12

Biz, geceyi ve gündüzü iki ayet yaptık; sonra gecenin ayetini silip gündüzün ayetini gösterici yaptık ki, Rabbinizden bir lütuf isteyesiniz, yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz her şeyi ayrıntılı bir biçimde açıkladık.


Bu 4 ayette de fiziksel olaylar kullanılarak bunların arkasında yatan hikmet ya da bunların Allah namına bize söyledikleri şeyler “ayet/işaret” olarak verilmiş. Örneğin Rad/2’deki ayet/işaret “Allah’ın her şeyi yönetmesi”; Yunus/5’teki ayet/işaret “yılların sayısını ve hesabı bilebilmemiz”; Enam/97’deki ayet “yıldızlar sayesinde yolumuzu bulabilmemiz” gerçekleridir.

Bir diğer ilginç nokta da bu tür ayetlerin hepsinde Allah’ın “ayetleri açıkladığını” bildirmesidir ki bu da bize bunlardaki ayetlerin fiziksel olayların kendisi değil arkalarında yatan amaç/hikmet olduğunu göstermektedir.


Dolayısıyla bu tür ayetlerde God of the Gaps hatasına düşüldüğünü iddia etmek sadece hafiflik olur.


Sonuç


Bu makalede Kuran’da insan aklına delil/ibret/işaret olarak sunulan ve üzerinde düşünülmesi istenen olgular ifade edilirken doğrudan zaruret olan olguların delilin/işaretin kendisi olarak sunulmak bir yana, ifade içinde kullanılırken bile bunların zaruret olduklarının bir şekilde belirtildiğini, Kuran’ın bu tip olguları zaruret olarak bıraktığını gördük.


Kuran’ın indirildiği zamanları bir düşünün. O çağlarda insanlar gece ve gündüzün oluşumunun bile aslını bilmez, bunun güneşin dünya etrafında dönmesinden kaynaklandığını düşünürlerdi. Fakat yukarıda gösterdiğimiz gibi Kuran güneşin hareketini bir zaruret olarak belirtmesine rağmen, gece ve gündüzün oluşumunu bir “işaret” olarak tanımlıyor, yani bir tasarım unsuru olarak sunuyor. Yani zaruret olarak görmüyor. Eğer Kuran’ın yazarı güneşin dünya etrafında döndüğünü düşünüp buna zaruret deseydi, gece ve gündüzün oluşumunu da zaruret olarak sunması gerekirdi. Günümüz için basit ve apaçık bir şekilde anlaşılır olan bu gerçek, Kuran’ın indiği zamanların bilgisi göz önüne alındığında açık bir çelişkidir. Bu durum Kuran’ın yazarının bu gerçeğin farkında olduğunu göstermektedir. Aksi takdirde yukarıda bahsettiğimiz çelişkiye düşmeden gece ve gündüzün devrini açıklamak mümkün değildir. Bu çıkarım aynı zamanda aşağıdaki Kuran ayetlerinde de desteklenmektedir.


Yasin/40

Ne güneşin Aya (yetişip) çatması kendisine (çarpması) yaraşır, ne de gece gündüzü geçer; herbiri birer felekte (yörüngede) yüzerler.


Enbiya/33

Oysa, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; bunların herbiri birer yörüngede yüzüyorlar.


Bu ayetlerdeki “her biri” kelimesi gece ve gündüzü de kapsamaktadır. Bu ayet gece ve gündüz ile işaret ettiği dünyanın da bir yörüngede döndüğünü açıkça ifade etmektedir. Ayrıca bu ayetlerdeki Arapça fiilin de ikiden fazla nesne için kullanılan Arapçaya özgü özel bir formda olduğunu belirtmekte de fayda var.


Görüldüğü üzere Kuran’da Zaruret-Şans-Tasarım üçlüsü olması gerektiği gibi ve yerli yerinde kullanılmış. Hem de bizim ancak en son bilimsel bilgilerle anlayabildiğimiz şeyler konusunda bile. Kuran’da gördüğümüz bu örüntü ayet ayet, kelime kelime oluşturulmuş.


Kuran’daki bu ilginç ayrıntılar kendini “adalet” olarak tanımlayan bir kitabın ruhuna çok uygundur. Çünkü hiçbir devirde imana bugün olduğu kadar kuvvetli argümanlarla saldırı olmamıştır.


Evet, Kuran biz modern zamanların insanları için bir adalettir.